7 Ocak 2014 Salı

"ölmeden önce herkes bekleme anları için pişman"

Bir süre alıp başımı uzaklara gitsem, şu şehirden, şu garip ülkeden uzaklaşsam; kendime bir okuma yurdu bulsam. Televizyon izlemesem, gazete okumasam, medyadan uzak dursam, yalnızca okusam, okusam. Hatta yazı da yazmasam... 

Bu düşünceler geçerken aklımdan sevgili dostum Merve "ölmeden önce herkes bekleme anları için pişman" diye bir cümle kurdu. Kafamda döndü durdu... Gitmek bekleme süresini uzatmak. Her neyse, aslında gitmek bir şeyi değiştirmeyecek. bunun acı gerçeğini de Can Yücel kendine has üslubuyla harika anlatır; 
"Bu günlerde herkes gitmek istiyor / Küçük bir sahil kasabasına / Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara… / Hayatından memnun olan yok. / Kiminle konuşsam aynı sey… / Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. / Öyle “yanına almak istedigi üç şey” falan yok. / Bir kendisi / Bu yeter zaten. / Herşeyi, herkesi götürdün demektir.. / Keşke kendini bırakıp gidebilse insan. / Ama olmuyor. / Hani kendimizden razıyız diyelim, öteki de olmuyor. / Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor. / Böyle gidiyoruz işte. / Bir yanımız “kalk gidelim”, / öbür yanımız “otur” diyor. / “Otur” diyen kazanıyor. / O yan kalabalık zira… / İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, / Güvende olma dugusu… / En kötüsü alışkanlık / Alışkanlığın verdiği rahatlık, / Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. / Kalıyoruz… / Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz. / Evlenmeler… / Bir çocuk daha doğurmalar… / Borçlara girmeler… / İşi büyütmeler… / Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor. / Misal ben… / Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum. / Değil bu şehirden gitmek, / İki sokak öteye taşınamıyorum. / Alıp götürsem gelmez ki… / Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında / Herkes onu o herkesi seviyor. / Hangi birimizle gitsin? / “Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır; / Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin / Kendi imalatımız küfeler. / Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. / Ölüm var zira. / Ölüme inat tutunmak lazım. / Bari ufak kaçışlar yapabilsek. / Var tabi yapanlar, ama az / Sadece kaymak tabakası / Hepimiz kaçabilsek… / Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa. / Gün içinde mesela… / Küçücük gitmeler yapabilsek. / Ne mümkün / Sabah 9, aksam 18 / Sonra başka mecburiyetler / Sıkışıp kaldık. / Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli / Bu kadar ağır olmamalı. / Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. / Bir ömür karşılığı, bir ömür yani. / Ne saçma… / Bahar mıdır bizi bu hale getiren? / Galiba. / Ben her bahar aşık olmam ama / Her bahar gitmek isterim. / Gittiğim olmadı hiç. / Ama olsun… istemek de güzel"

Bu süreçte Can Babanın üzerine

Siddhattha Gotama'nın, Buddha olma sürecinde farkına vardığı 4 asıl gerçek hatırlamak ve tekrardan okumak gerekti; 
1- Yaşam acı çekmektir.
2- Acıların kaynağı arzularımızdır.
3- Acı çekmek yalnızca arzuların bertaraf edilmesiyle sona erdirilebilir.
4- "8 aşamalı asil yol" arzuyu bertaraf edebilir..

Gerçekten bazen insan,hayatın acı çektirdiğini düşünüyor. Acıların kaynağı da bitmeyen istek ve hayallerimiz..Bunlar olmadan da hayatın anlamı yok aslında..

8 aşamalı asil yol dedikleri; 
Doğru görüş ; İyi Niyet ; Doğru Söz ; Doğru Eylem ; Namuslu Kazanç ; Doğru Çaba ; Doğru Dikkat ; Doğru Konsantrasyon

Gitmekte asıl yolculuk kendi içimize olduğunda hayatın algılanması da görüntüsü de değişiyor. Budha'dan Can Baba'ya kadar... 

6 Ocak 2014 Pazartesi

Futbol Ruhuna Atılan Gol


Sporcular artık sadece spor sahalarında yaptıkları ya da yapmadıklarıyla değil, hayatlarının geri kalan her aşaması ile medyaya konu olmakta ve birer rol modeli haline getirilmektedirler. Geçmişte sporcuların performansı ön planda iken yeni dönemde en az göstermiş oldukları performansları kadar, onlara atfedilen imajlara uygun saç şekilleri, gözlükleri, tırnaklarına sürdükleri ojeleri, kılık-kıyafetleri, giydikleri ayakkabıların rengine kadar pek çok şey de etkili olmaktadır.

Peki Değişen Sadece Futbol mu?
Futbolun 80’li yıllarda ön plana çıkmasında dünyada yaşanan ekonomik gelişmelerle, bu gelişmeleri sağlayan ideolojik yapı ile futbol arasında kurulan birliktelik etkili olmuştur. 1980’lerde tüm dünyada yaşanan liberal dalga futbolu da etkilemiş ve futbolun metalaşma sürecinin hızlanmasını sağlamıştır. Kültürel olanın ekonomik olandan ayrı tutulamadığı bu yeni dönemde kültür sanayileri ekonomi açısından vazgeçilmez faaliyetler haline dönüşmüşlerdir. Dünyanın giderek tek bir pazar haline getirilmesine yol açan bu yeni süreç “küreselleşme” olarak nitelendirilmektedir. Futbol imparatorluğu tartışmasız en evrensel imparatorluktur. Otoritesi çok daha eksiksiz ve sağlamdır, çünkü barışçıldır. P.Boniface, Futbol ve Küreselleşme adlı kitabında “Futbol, küreselleşmenin demokrasiden, piyasa ekonomisinden ya da internetten kesinlikle çok daha fazla ilk örneğidir” der.

Futbol, içinde bulunduğumuz dönemin en etkili iktidar nesnelerinden bir tanesine dönüşmüştür ve bu yüzden de futboldan söz ettiğimiz her an, aynı zamanda ekonomiden-siyasetten-kimlikten-şiddetten-toplumsal yaşantı içerisindeki birtakım değişmelerden ve sıkıntılardan da söz ediyor olmaktayız. Bir oyun olmanın ötesinde futbol, toplumsal yaşam içerisinde bir ‘minyatür’ model olarak işlev görmekte ve onun üzerinden toplumsal yaşama bir takım rol ve değer transferleri gerçekleştirilmektedir. İşte bu yüzden futbolun ‘endüstriyel futbol’ olarak adlandırılması sonrasında, oynanan oyunun artık futbol olmadığının net bir biçimde dile getirilmesi büyük önem arz etmektedir. Çünkü hayatımızın her alanı ile ilintilendirilen oyun aracılığı ile, yeni dönemde yaratılan sanal kimlikler (taraftarların âidiyet bilinçleri ve kimlik oluşumları) ile ‘mış gibi’ olma hâli sonrasında bu oyun üzerinden gerçekleştirilen değerler transferleri arasında doğrudan bir bağlantı söz konusudur.
Endüstriyel futbolla ilgilenen dört farklı kesimden söz edilebiliriz; bunlar, futbolun önde gelen unsurlarından olan kulüplerin yanı sıra bu büyülü oyunu geniş kitlelere aktarmakla görevli olan medya ve düzenlemeleri gerçekleştiren federasyonlar ki küresel dünyada buraya ülkelerin futbol federasyonlarının yanı sıra UEFA ve FIFA’yı da dâhil etmemiz gerekmektedir ve son olarak oyunun en önemli aktörleri taraftarlar ya da endüstriyel futbol sonrası müşterilerdir.

Endüstrileşen futbol, televizyonun elinde yeni bir biçime sokulmakta ve gerçekliğinden uzaklaştırılmak suretiyle taraftarlar üzerindeki etkisi farklı biçimlerde yeniden üretilmektedir. On ikinci adam yanılsamasıyla beraber taraftarların müşterileşme süreci hızlandırılmakta, taraftarlık algısı varsayımsal bir kavrama indirgenmektedir. Endüstriyel futbol anlayışının egemen olduğu yeni futbol düzeninde paranın oyunun ruhuna attığı gollerin sayısı her geçen gün daha fazla olmaktadır. Futbol endüstrisi aracılığı ile yaratılan ekonomik kazancın artmasının ardından kulüplerin anonim şirketler haline dönüşerek borsaya girmesi sonrasında, hisse senetleri açısından da dikkat edilmesi gereken ekonomik bir yapı ve bu yeni dünyanın değerleri ile karşı karşıyayız. Ruhu olmayan ve her türlü manipülasyona açık hale getirilen futbol, bir oyun olmanın dışında her şeyle ilintilendirilen bir yapıya büründürülmüştür. Böylesi bir yapının şikeden, mafyaya oradan da ekonomik getirilere (hisse senetleri, naklen yayın gelirleri vb.) uzanması ve bu yapılarla ilgilenmesi tesadüf olmayacaktır.

Charles Bukowski: Bir Pop İkonu ve Kalabalıklar Dahisi...

Cumayı Cumartesiye bağlayan gece, kısa süren ve bölünen uykuma Charles Bukowski girdi. Sanki hayattaymışçasına karşılıklı oturup bir şeyler içtik. O kendine has sesi, ve olanca doğal tarzıyla konuştu. Kedilerden, kadınlardan, alkol ve kumardan bahsettik. Bir de şiddetten. Şiddetin gerekliliğinin zaruri olduğu hallerden. Sabah uyandığımda sanki sigarsının dumanına maruz kalmışçasına bir nefes darlığı vardı. Camı açtım, oturup notlar aldım. Sonunda rüyanın malum yerimin açıkta kalmasından olduğunu düşünüp, not aldığım defteri de kapatıp Tom Waits dinleyerek güne başlamak daha iyi gelecek dedim. Aradan iki gün geçti. Neler yazsam diye düşünür ve Özlem'le bunu konuşurken, Bukowski yazayım en iyisi dedim. Pis Moruğun Notları ve Ölüler Böyle sever zaten elimin altındaydı.
 Internette yabancı kaynaklara da bakarken bir şok anı yaşadım. Bukowski'nin rüyama girdiği gece söylediği şeyler, Sean Penn'in Eylül 1987'de Interview Dergisi için yaptığı söyleşiden sözlere ne kadar da çok benziyordu. Herhalde biliçaltımın bir oyunu olsa gerek dedim. Yine de o sözleri İngilizce'den çevirip paylaşmadan duramadım. "Kedilerin arasında olmak iyidir. Kötü hissettiğinde kendini, kedilere bakar ve çok daha iyi hissedersin, çünkü onlar her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilir; öyle fazla heyecanlanmak ya da üzülmek için bir neden yok. Kediler bunu bilir. Kurtarıcıdır kediler."

Bukowski kendini kitaplarından birinde şöyle tanımlar; “Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul bir adam değilim ben. Kötü adamı sevdim ben, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı tıraşlı, kravatlı adamlardan hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, düşleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları.”

Los Angeles şehrinin kenar mahallerinde büyüyen, içine kapanık, utangaç genç, iki yıllık gazetecilik ve yazarlık eğitiminden sonra New York’ta tutunmaya çalışır. Yazar olma hayallerinin kolay kolay gerçekleşemeyeceğini zor yoldan öğrenen Charles, yeniden Batı’ya döner ve içkinin merhametine sığınır. On yıl sonra ölümcül bir mide kanaması geçirince içkinin bir melek, bir kurtarıcı olmadığını anlayacak, ancak bağımlılığı devam edecektir. Bukowski bulaşık yıkar, kamyon sürer, bekçilik yapar, fabrikalarda, mezbahalarda çalışır. Mutsuzluğunu, umutsuzluğunu, kazan-dığı her kuruşu barlarda içkiye harcayarak unutmaya çalışır. Sonra nispeten daha düzenli bir iş bulur, postacı olur. Yine de işinden nefret eder, istifa eder.

“Kimi zaman yataktan kalkar ve bu kez başaramayacağım diye düşünür, fakat geçmişte kaç kez böyle hissettiğinizi hatırlar, içten içe de gülümsersiniz.”

Gençliğinde yaşadıkları ona sokağın dilini öğretmişti. Her gördüğünü sansürsüz yazma yetisine sahipti. Okurlarını müstehcenlikle, argoyla, boş vermişlikle baştan çıkarabiliyordu. Bir keresinde Bukowski’nin dili şöyle tanımlanmıştı: “Pek az ince işçilik, tek tük seçme söz, karakterinden kopup gelen zalim bir dürüstlük.”

Gerçek anlamda yazarlığa ilk adımlarını elli yaşında, Black Sparrow dergisinden aldığı birkaç yüz dolarla başlayan Bukowski’nin ilk romanı tam on yıl sonra Post Office – Postacı (1971) adıyla yayınlanır. Bu eseri sırasıyla Factatum (1975), Women – Kadınlar (1978), Ham on Rye – Ekmek Arası (1982), Hollywood (1989) ve Pulp (1994) takip eder. Tüm eserleri Türkçeye çevrilmiştir.

“Demokrasilerde önce oyunuzu kullanırsınız sonra emrederler, diktatörlükte oy kullanmanıza gerek kalmaz.”

Söyleşi yaparken kendini sıkışmış hissettiğini vurgulayan Bukowski, “Utanıyorum, bu nedenle kimi zaman da yalan söylüyorum. ” der bir keresinde. Şiirlerini nasıl yazdığını soranlara ise “daima sarhoş kafayla” diye cevap verir.

“İki nokta arasındaki en kısa mesafe çoğu zaman çekilmezdir.”

Şiirlerinde, öykülerinde, romanlarında daima kural tanımazlığı, boş vermişliği, şiddeti ön plana çıkaran, aylakları, kaybedenleri sürekli kutsayan Bukowski’nin gerçekte yaşamı boyunca en çok eser veren yazarlardan, şairlerden biri olması ve kendini insanüstü disiplinli, titiz ve özverili bir çalışmayla işine vakfetmesi adeta ironik bir tablo oluşturur.

Binlerce şiir, yüzlerce öykü ve altı roman sahibi Bukowski yaşamı boyunca kurulu düzene, beyaz yakalılara, iş hayatının bencil uygulamalarına karşı durduktan sonra, adına kurulan internet sitesi gerçek bir pazarlama makinesi gibi çalışmaya başlar. Gelecekte her söylediğinin, her yazdığının paraya çevrildiği bir sanal marketin satış ikonu, markası haline geleceğini bilseydi, yıllarını barlarda sabahlayarak geçiren genç Charles acaba ne hissederdi?

“Dünyanın asıl sorunu, akıllı insanlar şüphe duyarken aptalların son derece kendinden emin olabilmesidir.”

Bukowski çağdaşı yazarların hemen hepsini bir biçimde etkilemişti. Etki sözcüğünü en geniş anlamıyla kullanıyorum. En kolay etkilenen şairler asla kenar mahallelerde yaşamamış, kötü işlerde çalışmamış genç çocuklardı. Bunlar birden Charles Bukowski gibi içmeye ve yazmaya çalışıyorlardı. Eminim Bukowski kendisi gibi olmaya, içmeye ve yazmaya çalışan bir çok kayıp genç şairi görmekten üzüntü duymuştur. Bu tıpkı kendi sesinin kötü yankılarını duymak gibidir. Charles Bukowski yazın dünyasında büyük bir karanlık güç, kara bir yanardağdı. Ve, öldüğünde o dünyada kocaman ve doldurulması güç bir boşluk bıraktı.







5 Ocak 2014 Pazar

kaybolup gidiyoruz işte...

gecenin bir yarısı bütün delilikleri toplanıp bu yazıyı yazıyoruz. fonda iyi bir şarkı. şarkısız olamadığımı bilirim... evet şarkısız olmuyor hayat, iyi bir ritim gerek düzenli nefes alabilmek için... tüm her şey gelip boğazıma sarılıyor işte, o zaman rüzgarı düşünüyorum, fotoğrafları , şarkıları düşünüyorum. kalbim böylece ritmini bulabiliyor.

sabahları pencereyi açıp şehri seyrediyorum, tüm arabaları, tüm yayaları tüm binaları... soğuğu içime çekiyorum. nefes almayı öğretiyorum kendime, ölen insanlara alışmayı, acılara, ritimsizliğe alışmayı öğretiyorum kendime...  kağıt kokularını unutmamak için kitap sayfalarını karıştırıyorum, yoksa mektuplara sarılmayı, kelimelere dokunmayı unutuyorum...

yüzünü unutuyorum, tüm bu karmaşanın arasında gülümsemeni unutuyorum. yüzünün rüzgarları bana uğramıyor. sesin her geçen gün silikleşiyor. seni duyamamaktan korkuyorum bazen. oturup o korkuyla yüzleşiyorum. kalbime söz geçirsin diye beynim bekliyorum. mantığım kazanıyor. korkum geçiyor. burada uğultu yükselip duruyor. şehrin tüm delileri toplanıp şölen yapıyoruz. beni de aralarına alıyorlar, ayinler yapıp, büyük binalara el sallıyoruz, göz yaşı döküyoruz, kalbimizi yarıya indiriyoruz; bu acıya saygılarımızı sunuyoruz...

biz tüm deliler okuyup büyük adamlar olmaya çalışıyoruz. büyük adam olamayanlar yani bizler, şehrin küçük delileri oluyoruz. her gün uzun yürüyüşlere çıkıyoruz , yeşilleri geçip kırmızılara duruyoruz. anlaşılıyor tüm varlığımız. seni hatırlamadığımı söylüyorum. ben burada dimdik duruyorum.sen karşımda tanımadığım birinin yüzüyle dolaşıyorsun. benim hatırladığım tüm rüzgarlar göç edip gitmişler, yüzünün tüm çölleri ürkütüyor beni... susuyorum. tanıdık kelimeleri hatırlayamıyorum. ben ve deliliklerim sana gülümsüyoruz. tanıdık bir şarkıyı mırıldanıyoruz. her zaman olduğu gibi kalbinin ritmini duyuyorum, korkuyorsun... ellerim yok oluyor, sen gidiyorsun yağmur yağıyor. kalbim parçalara bölünüp savruluyor. kafamı kaldırıp yağmuru seyrediyorum. yağmurun sesini dinliyorum. ben tüm deliliklerim yağmuru dinliyoruz.

kaybolup gidiyoruz işte...

"Benim Çocuğum" bir belgeselden daha öte...

"Koskoca dünyaya benim çocuğumu mu sığdıramadılar?” 2010 yılında Bursa’da transseksüel olduğu için öldürülen İrem Okan’ın annesine (Melek Okan) ait, filme adını veren cümle.

"Benim Çocuğum" belgeseli, homofobik ve transfobik bir toplumda ebeveyn, aile ve aktivist olmanın ne demek olduğunu yeniden tanımlayan, cesur ve ilham verici yedi anne ve babanın hikayesini anlatıyor.
"Benim Çocuğum" belgeseli, Nilüfer Kent Konseyi'nin ev sahipliğinde ve Nilüfer Lions Kulübü'nün desteğiyle Nazım Hikmet Kültür Evi'nde gösterildi. Çocukları lezbiyen, gay, biseksüel, trans bireyler olan anne ve babaların hayat hikayesini anlatan belgeselde, muhafazakâr, homofobik, transfobik bir toplumda bir yandan aile, bir yandan da aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlanıyor. Konuyla ilgili ebeveynlerin deneyimlerinin de aktarıldığı film gösterimine, hikayeleri filme konu olan aileler de katıldı. Salonu dolduran Bursa seyircisi filmin sonundaki söyleşide karşılıklı gözyaşları içindeydi.

Filmin yönetmeni Can Candan, LİSTAG’lı ailelerle tanışmasını şöyle anlatıyor: “Anne ve babalarla ilk karşılaşmam 2010 yılında, nefret cinayetine kurban giden bir trans kadının acılı annesinin sarf ettiği ‘Koskoca dünyaya benim çocuğumu sığdıramadılar’ sözlerinin akabinde bir konferansta oldu. Konferanstaki panelde çocukları eşcinsel ve trans olan dört ebeveyn, son derece açık ve etkileyici bir şekilde kendi annelik ve babalık deneyimlerini anlatıyordu. Yetişkin bir çocuk ve aynı zamanda bir baba olarak, gözyaşları içinde onları dinlerken, kendi benzersiz kişisel deneyimlerini anlatıyor gibi görünmelerine rağmen, aslında her insanın kendisiyle ilişkilendirebileceği bir şeye de değindiklerini fark ettim: Bir insanın ailesi içinde ve toplumda kendi olma mücadelesi ve olduğu gibi kabul edilme ihtiyacı ve isteği. Hemen orada bu filmi yapmak istedim çünkü hikâyeleri daha çok insan tarafından duyulmalıydı...”

Can Candan, filmini “bir aile filmi” diye tanıttıyor, çünkü en basit haliyle söylemek istersek, anneler babalar ve çocuklar hakkındaydı. Hatta daha çok anneler ve babalar hakkındaydı. Her biri lezbiyen, gey, biseksüel, travesti veya transseksüel çocukları olan bir grup anne babanın, bu durumla yüz yüze geldiklerinde yaşadıklarını anlatıyordu. Dahası bu insanların, çocuklarını anlamaya çalışırken yavaş yavaş içinde yaşadıkları muhafazakar ve homofobik toplumun ikiyüzlülüğünü fark etmelerini ve birer eylemci haline gelmelerini hikaye ediyordu. Bu hikayelerin bazılarını dinlemesi duygusal açıdan zordu. En ağır olanı, çocuklarına dair en önemli gerçeği bilmediklerini fark ettiklerinde anne ve babaların yaşadığı yabancılık duygusuydu. “Meğer benim sevgili oğlum, aslında benim sevgili oğlum değilmiş,” diyen bir anneyi unutamıyorum mesela. “Hep bir kızım olsun istemiştim,” diyen babanın sesindeki acıyı da. Çocuklarının başka birer insan, kendi kimlikleri ve hatta seçimleri olan birer birey olduğunu fark eden ebeveynlerin duyduğu şaşkınlık ve korku vardı bu ifadelerde. Filmin beni en çok sarsan kısmı, ergen çocuklarının okulda yaşadıkları sorunları anlatırken anne ve babaların sessizliklerle ve gözyaşlarıyla bölünen konuşmaları oldu. Belli ki acılar anlatılamayacak kadar büyüktü. Kimi çocuklar hastalanmış, kimileri okula gitmekten vazgeçmiş, bazıları intihara kalkışmıştı. Katı eğitim sistemi, cahil okul yönetimleri ve ayrımcılığı teşvik eden toplumsal yapı, bu genç insanları derin bir umutsuzluğa sürüklemişti. Çocuklarının ellerinden kayıp gittiğini düşünen anne ve babaların çaresizliğini hissetmemek mümkün değildi. Film gösterime girdiği ilk zamanlarda filmin, ebeveyn ve çocuk arasındaki iktidar ilişkisini yeniden tesis eden tanıdık bir “sahiplenme” hikayesi anlattığını söyleyenler oldu. Hatta doğası ve tarihi itibarıyla muhalif olan LGBT hareketini, “aile kurumunun” muhafazakarlığı içine hapsetmeye çalışan bir film olduğu da iddia edildi. Ancak, benim izlediğim filmin bununla alakası yoktu. Benim Çocuğum’da anlatılan, bir “sahiplenme” değil “sahip çıkma” haliydi. Anne babalar çocuklarının önünde değil yanında duruyordu. Üstelik, hikayenin sonunda gençler muhafazakar bir aile düzeninin içine sıkışmıyor, tam tersine anneler ve babalar çocuklarının mücadelesine katılıp sokaklara dökülüyordu. Aileleri tarafından dışlanmanın, ötekileştirilmenin, baskıya ve şiddete uğramanın ve hatta öldürülmenin son derece reel olduğu bir toplumda, aile üzerine böyle farklı bir film yapılması, bu açıdan filmin temel angajmanlarından biri olarak düşünülmeli. "Bir kişinin dahi yaşamını kurtarma" çabası, filmin genel politikası olarak düşünülebilir. Elbette bu çabayı insancıl bir konumdan okumamak gerekir.

Son sözü, filmin destekçilerinden, Sosyolog akademisyen ve milletvekili Aykan Erdemir'den bir alıntıyla bitirelim; "Türkiye'deki bütün ailelerin görmesi gereken bir film. Bu filmi izleyen vekillerin daha doğru kararlar vereceklerine, vicdanlarının sesini dinleme olanağı bulacaklarına inanıyorum. Birebir görüşmelerimde dilim döndüğünce konuyu izah etmeye çalışıyorum. Ancak şunu biliyorum ki ne akademisyen ne de vekil olarak bir anne-baba kadar etkili anlatamam. Bu filmi izleyen vekillerin günü geldiğinde nefret suçları, anayasada cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi konularda doğru kararı verebileceklerine inanıyorum."




Orada öylece bekliyordu...

Orada öylece bekliyordu. hemen yanında bir film afişi vardı. afişteki renkler çok canlıydı. o ise fazla siyah..endişeyle baktım gözlükleri var mı diye.o korkunç gözlüklerinin arkasından bana bakmasını istemiyordum.. ilk karem renksiz olmamalıydı. tanıyamamaktan korkuyordum çünkü gördüğüm her fotoğrafta başka başkaydı ve ben hemen unutuyordum onun yüzünü. ama öyle gerçek duruyordu ki o manasız film afişinin yanında nerede olursa olsun tanırdım onu..
bileğindeki deri ipleri görebiliyordum. nedense yutkunma isteği uyandırıyordu bende bu deri ipler..o beni hala göremiyordu,biraz heyecanla etrafına bakınıyordu.belki oldukça heyecanlıydı ama belli etmek istemiyordu..ben ona yaklaştıkça kendimden geriliyordum.adımlarım ona doğru sürükleniyordu..insanlar akıp gidiyordu yanımdan..ve ben sadece ikimizi renkli görebiliyordum..hafifçe caddeye döndüm..kendimi incitmek istemediğimi göstermek için..
beni görünce doğruldu.film afişi daha bir gözümü alıyordu..dudağının kenarındaki çizgileri görebiliyordum..saçlarının koyuluğu boynumu gölgeliyordu..bilmiyorum neden boğazımdan bir sıcaklık geçti,dişlerimin ısındığını hissettim..gülümsüyordu,kesik kesik görebiliyordum... aramızdan arabalar geçti..arabaların içinde ikimizin ilk karşılaştığından habersiz insanlar soluk alıyorlardı..birden soluk almalarını istemedim..çıkan ses bulandırabilirdi renkleri, mükemmel uyumu..çıkan ses kaçırabilirdi dudağının yanındaki çizgileri..


kaldırımın griliği gözeneklerimden içeri sızdı..kanımın renginin değiştiğini hissettim. ama umrumda bile değildi.bakışları saç tellerimde,köprücük kemiğimde,ince bileklerimde, hafif kırmızı yanaklarımda geziniyordu.bu yolculuk hiç bitmeyecekmiş gibi geldi bana..  aşık olmayı özlediğine ilk o zaman inandım..bana taze taze baktığında..boğazımda sıcaklık sürüyordu ama ellerim..ellerim donuyordu..özlemle yıkanmış iki adım daha attım,omuzlarının hareket ettiğini gördüm..karşı karşıyaydık şimdi..ve o içime akıtıyordu kendini,ben de
onun içine akıyordum.ben biliyordum bu sahneyi,..daha önce görmüştüm..ama onlar reddetmişlerdi birbirlerine açılan kapıdan içeri girmeyi..boşluğa baktım,gördüm beyaz kapıyı.. pirinç tokmağa dokundum..tırnaklarımın içinde yüzdü kokusu..kapıyı açmamı bekliyordu..  doğduğum günden beri bunu bekliyordu.varlığımızdan habersiz geçen yılların acısını benim tek bir hareketim belirliyordu.içimde durmadan koşan küçük bir kız vardı sanki:"aç!!!"diye bağırıyordu.."sıkıldım.."diyordu..çevirdim tokmağı..içimdeki küçük kız boğazıma doğru çıkmaya başladı..tırnaklarını her bir zerreme geçirip tırmanıyordu..boğazımdaki sıcaklığın içine gömüldü.derin derin nefes alıyordu,duyuyordum..oysa bakışlarını dudaklarıma kilitlemeye çalışıyordu..o zaman anladım biz sadece birbirimizin aşığı olabilirdik..
ılık bir rüzgar geçti hafif aralık parmaklarımın arasından..yüzümde bir irkilme hissettim. gözlerimi kapatmak istedim,kapattım da...sırf o anı kaldırımda,benim gözlerimin karanlığında,o saçma sapan film afişinin rahatsız eden canlı renklerinde,onun deri bilekliklerinin birbirine sürtünürken çıkardığı sesin alışkanlığında ölümsüzleştirebilmek için..sırf göz kapaklarımı şaşkınlıkla görebilmesi için..bakarken kaşlarını hafifçe çatabilmesi için..yalnız olduğundan şikayetçi olduğu her halinden belli olan bir adamın ayakkabılarını boyayan çocuğun dalga geçen gülümsemesini kirpiklerimde hissettim..kapı hala açıktı ve istese o da girebilirdi içeriye..fırça darbelerinin çıkardığı sesi duyabiliyordum..yalnızlığından şikayetçi olan adam imrenerek ikimize baktı..sonra bakışlarını topuklu ayakkabılarının sesi kulak kepçemde asılı kalan kadının kalçalarına baktı.çocuğa parasını verdi ve kaybolup gitti hayatımdan..bir dakika bile sürmeyen bu olaylar izlediğim en güzel filmi oluşturuyordu..
bir adım attı bana..iştah kokan,samimi bir adım..kapı geride kaldı,beyazlığı da sabırsızlığı da.. gözlerimi kısmış gülümserken alnına bakıyordum..pürüzsüz,asil,..dürüst..yanağıma doğru eğildin ben de hafifçe yükseldim.. topuklarımın altındaki boşluğu bir saniyede ezebilirdim.. bu benim elimdeydi. dudakları kararlı,biraz da alışkanlık kokan bir parfümle yanağıma bastırdılar kendilerini.. eli o kadar hafif dokunuyordu ki belime hissedip hissetmediğimi anlayamadım..diğer yanağımdaydı şimdi sıra..ama ben diğer yanağımı öpmesini istemiyordum nedense.geri çektim kendimi..sonra kelimeler döküldü kaldırıma,grilik girdiği yerden kendini dışarı attı.kanım kendi rengine kavuştu..
boyacı çocuk siyaha boyanmış elleriyle başka bir kirli ayakkabıyı fırçalamaya başladı...

4 Ocak 2014 Cumartesi

Kafamda Böcekler Var Susmayan

Uzun zaman önce bir sevgilim beni "artık eskisi gibi neşeli değilsin, mutlu olamıyoruz" gibisinden birşeyler diyerek terk etmişti.Cümleleri bu kadar net değildi, ben o zamanlardaki saçma kabalığımla,  lafı uzatmamasını söylemiş, kendisini güldürme görevimden istifa ettiğimi dillendirmiştim. Son kez o an görmüştüm gülümseyişini ve her zaman çok özel olacağımı söylemişti bir de...

Komik bir tarafım olduğunu hep söylemişlerdir. Bana göre son derece sıradandı cümlelerim, hem kimseyi güldürmek için kullanmazdım cümlelerimi. Söylediklerimi bir başkasından duymuş olsam ben gülmezdim örneğin. Tam tersine hüzün kaplayabilirdi içimi.

İşte bu sebeple içimdeki seslerle konuşmayı öğrendim. Zamanla da bu seslerle sık sık konuşma alışkanlığı yabanileştirdi beni. Bir taraftan da sessizlik fobimi başlattı. çünkü susturamadığım zamanlar oluyordu iç sesimi. o sussun diye açıyordum tv'yi ya müziği... Kendi iç sesimin bile fazla geldiği zamanlarda, insanların bu denli mutlu olabileceklerine hiç inanamadım. Söylenen her söze, her cümleye gülme ihtiyacının nedenleri üzerine kafa yormaya başladım. Bazen, iç sesimle konuştuğumda rahatsız edenin olmamasını ve dışarının sessizliğini sevdim. İnsanların kahkahalarla güldüğü olayları bir kez daha anlattım kendime, tebessüm bile edemedim... Kahkahalarla güldükleri şeyler tamamiyle gerçek olaylardı oysa, ve onları aktarırken güldürme amacıyla dökülmüyordu cümleler dudaklarımdan... İşte tam bu aşamada, iç sesimi dinleyip sessizleştiğim dönem uzun sürmüşe benziyor ki sıkıldı sevgilim benden. Nedensiz sevilmelerin şarkılarda olduğunun en güzel kanıtıydı sanki duyduğum cümleler. Her şeyde, sevme nedenlerimizde de baş koltuğa kendimizin oturduğunu görmek şaşırtıcıydı.

En büyük darbeyi içimde volkanlar patlarken yaşama adapte olmak adına verdiğim savaşta aldığımı fark ettiğimde ipler çözülüverdi...Sıkılmıştım... Söyleneceklere hiç aldırmadan yaşamak seçimim oldu.

Sesim yok artık, sesimi kaybettim , konuşmak gerekmiyor ne güzel! Bilinç ve insan olmanın koşulu oysa konuşmak derler. Belki de toplumsal sistemin istediği insan olmak istemiyordum, sırtıma yüklenmiş kaf dağını bırakıp içime kaçtım
...

3 Ocak 2014 Cuma

ÇOCUK ve GENÇLERDE SANATSAL YETENEK

“Dehanın 10'da 1'i yetenek 10'da 9'u da çalışmaktır.”
Albert Einstein

Yetenek : a. 1. Bir kimsenin bir şeyi anlama veya yapabilme niteliği, kabiliyet, istidat. 2. Bir duruma uyma konusunda organizmada bulunan ve doğuştan gelen güç, kapasite. 3. eğt. Kişinin kalıtıma dayanan ve öğrenmesini çerçeveleyen sınır. 4. eğt. Dışarıdan gelen etkiyi alabilme gücü.
TDK Güncel Türkçe Sözlük


Yeteneğin bir tanımı kişinin beli bir eyleme karşı doğasında olan yatkınlık, o eylemi yapmaya yarayan özelliklerin işlenmeye, gelişmeye uygun olması şeklinde yapılabilir. Ancak sanatsal yeteneğin tanımı konusunda okuldan okula fark olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Bir sanatçının yetenekli adledilmesiyle sanat eğitimine yeni başlamış birinin yeteneğinin onaylanması arasında fark olacağı ortadadır.
Sahne (gösteri) sanatları eğitimi veren okullara giriş sınavlarında adayların test sorularını yanıtlayarak ya da yazarak değil, bizzat jürinin karşısına çıkarak o kurumdaki eğitim verenlere bu işe yatkın olup olmadıklarını göstermeleri gerekiyor. Türkiye'de ve dünyada gösteri sanatları eğitimine ilk adım atılırken uygulanan bu işlem genç adaylar için sahne sanatlarının ışıklı dünyasının ardındaki gerçek, gergin, bitmez tükenmez bekleyişle geçen ilk karşılaşma.
Yetenek sınavı diye adlandırılıyor bu sınavlar. Adayların yetenekli olup olmadıklarına o kurumdaki öğretmenler karar veriyor. Kişinin malzemesindeki sınırlar ve olanaklar göz önünde bulundurularak adayın bu mesleği yapıp yapamayacağına karar veriliyor.
Yetenek çocuklarda ve gençlerde kendini daha çok o eyleme olan ilgiyle veya çocuğun o alanda gösterdiği normalin üzerinde kavrama ve uygulamadaki kolaylıkla belli eder. Aileye düşen, çocuğu sıkmadan ona yeteneklerini keşfedeceği alanı sağlamaktır. Bu, hem çocuğun hem de onunla ilişkide onların uzun vadede mutluluğu için önemlidir. Ancak çocuklar ve gençler yeteneklerini ortaya çıkarıp geliştirecekleri aile veya okul ortamından gelmemişlerse üzeri örtülmüş, ürkek yetenekleriyle tekrar bağ kurmak için sınava büyük bir korku ve güvensizlikle giriyor olabilirler. Bu yüzden sağlıksız aile şartları, imkansızlıklar ya da baskıcı eğitim ortamında büyümüş gençlerin saklanmış yeteneklerini, gerçek potansiyellerini okumak ve değerlendirmek çok hassas bir iştir.

Şu unutumamalıdır ki yetenek sanatçı olmak için gereken malzemelerden yalnızca biridir. Bilgi ve tecrübenin de eklenmesiyle yeteneğin yetkinlikle birleşmesi gerekecektir sanatta “-çı” ekini alabilmek için.
Sanatı bilimden ayıran özelliklerden biri siyahla beyazın arasındaki renkleri ve henüz açıklanmamış olanı soyut olarak anlatma özgürlüğüdür. Yeteneği sabit, değişmez şekilde tanımlamak yeteneğin sınırlarına haksızlık olur. Çünkü yetenek içinde bulunduğu çevrenin etkisiyle sinmiş ya da saklanmış olabilir. Yeteneği hareketsiz değil, devingen ve yaşayan bir olgu olarak değerlendiriyorum. Açılan, büyüyen ya da kapanıp daralan. Yeteneği olan kişilerin doğru eğitim ve çok çalışmayla seçtikleri dalda yetkin bir sanatçı olma ihtimalleri çok yüksektir. Yetenek, çevreyle, olanaklarla, doğru eğitimle, bilgiyle, tecrübeyle, emekle, ahlakla, kültürle, cesaretle, güvenle ve diğer karakter özellikleriyle şekil alır. Ve er ne yaşta olursa olsun yetenekli olan kişinin görevi yeteneğini geliştirecek doğru bilgiye ulaşmanın yollarını aramaktır. Çünkü yetenekler, evrenin kişinin içine sakladığı hazinelerdir.



Yüzümüzü bir maske gibi takacağız yüreğimize, içindekini görmesinler diye…


Kadın merdivenleri çıkıyordu, adam duştayken. Yavaş ve de bir yere ulaşma amacı gütmeyen adımlarla tırmanıyordu basamakları. Hayatı boyunca yaptığı gibi. Islak montunu silkeledi. “Bu kadar çok mu oldu buradan ayrılalı” diye düşündü… sanki yıllardır gelmemişti… ama biliyordu, ikisi aramışlardı bu evi, beraber boyamışlardı duvarlarını ve o duvarların arasında olmuştu en şehvetli geceleri… “bu kadar uzun zaman önce miydi?” Kapıya geldiğinde o eski paspası gördü hoş geldiniz yazan.
Yıllar boyunca anahtarıyla açmaya alışık kapıyı çalmanın bu kadar zor olacağı aklına gelmemişti. Üşüyen parmakları zile uzandı, sonra geri çekildiler, yaşaran gözlerinden akan bir damlayı sildi. “soğuktandır” dedi. Çantasından aynasını çıkardı, yorgun gözlerle genç simasına baktı. Alışıktı güçlüymüş gibi yapmaya. “artık yapamıyoruz” derken de adama, güçlü durmuştu karşısında. Başını salladı “boş ver” dercesine, aynaya bir kez daha baktı, en pazarlamacı gülümseyişini taktı yüzüne. Düşündüklerini zihninin derin çekmecelerine kilitledi. Omurgasını dikleştirdi. Sözünü tutmaya gelmişti… hazırdı… uzandı tekrar parmaklar zile. kendi seçtiği zilin mekanik kanarya sesini duyunca istemsiz bir gölge geçti yüzünden. Sadece an sonra kayboldu, içeriden gelen müziğin ne olduğun çıkarmaya çalıştı…

Adam zilin sesini ikinci çalışında fark etti. Aslında kimseyi beklemiyordu. Bu günü evde geçirmek istemişti, tek başına… havlusunu beline sardığı gibi ıslak adımlarla kapıya yöneldi. Koridorda yürürken gördüğü manzara resmine iç geçirerek baktı tekrar. Emekli olunca yerleşmeyi hayal ettikleri ada… Santorini… gülümsedi… artık çok uzak bir hayaldi. Bunları düşünürken kendini kapıyı açarken buldu. Kapının arkasına gövdesini saklayarak araladı kapıyı. Karşısında o vardı. Sekiz aydır görmediği tanıdık ve bir o kadar da uzak olan yüz. Şaşkınlığının geçmesi için gözlerini kapatıp tekrar açtı. Oradaydı. İşten eve döner gibi normal bir halde, o alışılagelmiş sıcak ve davetkar gülümsemesiyle, biraz ıslak, biraz değişmiş bir haldeydi ama oradaydı.
Kapıda olması ne kadar şaşırtıcıysa güzelliği de o kadar baş döndürücü gelmişti adama. “Bir saniye” diyerek içeriye girdi. Üzerine bulduğu ilk tişörtü geçirdi, bir eşofman altını da bacaklarına. Kapıya döndüğünde kadın içeri girmiş montunu asıyordu. Davetsiz, teklifsiz… ilk anda saçlarının uzamış ve de renginin değişmiş olduğu çarptı gözüne. Yıllarca daha kısa saçla görmeye alışkındı oysa… “güzel olmuş” dedi içinde bir çocuk sesi. “Sus” dedi ona daha büyük başka bir ses. Merhaba demediğini fark etti. Acaba kadın demiş miydi? Duymamış olabileceği aklına geldi birden. Sıkılgan bir sesle “Merhaba.”

Zili çaldığında içeriden gelen müzik sesi onun evde olduğunun belirtisiydi. Adamın sessizliği sevmediğini bilirdi. Bekledi, ardından tekrar uzandı zile. Yine o metal kanarya ötüşü… bu sefer hiçbir şey hissetmiyordu. “Neydi çalan şu şarkı. Oysa çok tanıdık”. İçeriden bir kapı sesi… kapıya yaklaşan ayak sesleri…
Kapı açıldı, “kim o” bile demeden? “Ah o küçük çocuk” diye geçirdi içinden kadın. Her zaman olduğu gibi umarsızca açtı kapıyı. Kadın adamın sırılsıklam halini görünce beklenmediğini fark etti ve bunu fark ettirmemek için de çabaladı. “Merhaba” dedi. Adam “bir saniye” diyerek içeri girişin solundaki odaya daldı. Kapı aralıktı. Üşümüş bir halde beklemek istemedi ve içeri süzüldü. Montunu çıkarıp kapının yanındaki askıya astı. Saçlarını havalandırdı. Arkasını döndüğünde adam gayet pazar sabahı haliyle ona bakıyordu. “Merhaba” dedi adam. Kadın “sana da” demekle yetindi… ezbere adımlarla koridoru geçti, sağa göz ucuyla baktı ve hiç duraklamadan sola dönerek oturma odasına girdi.

Adam bir anlık boşluğun ardından peşinden gitti kadının. Koridorun sonunda sağda yatak odasının kapısının açık olduğunu görerek onu kapattı ve karşıya oturma odasına doğru ilerledi. İçeri girdiğinde kadın pencerenin önünde durmuş bahçeyi izliyordu. Giriş katı olmasına rağmen bu evi çok severek tutmuşlardı. Evi ilk görmeğe geldiklerinde içerideki ev sahibi şu an bakmakta olduğu yerden manzarayı göstermişti. O zaman yaz aylarının başlarındaydılar. Havada bir aydınlık vardı. Huzur doluydu. Şimdi ise sonbaharın en kasvetli zamanları. Güneş küsmüş, yüzünü gizliyor bulutların ardına. Yağmur insanı bunalıma sevk ediyor. Orhan Veli’nin şiirinden bir mısra geldi adamın aklına “içkiye benzer bir şey var bu havada…” Adam açık olan bilgisayardan müziğin sesini kıstı. “Bir şey içer misin?”

Kadının canı deliler gibi içki içmek istiyordu, mutlu oldukları uzak geçmişlerindeki gibi. Yine de “kahve” istedi. “Sade ve şekersiz olsun mümkünse” diye de ekledi. Sonra adamın “hatırlıyorum” demesiyle adama döndü. “Haklısın…”
Adamın odadan çıkışını izledi. İlk tanıştıkları gündeki gibi kırılgan duruyordu. Ayrılmalarına neden olan hoyratlıkları yapanın bu adam olabileceğine inanamadı birden. Ne de olsa onu ilk tanıdığı günkü kadar çocuksuydu davranışları. Umursamazlığı ve de çocuk olarak kalmayı seçişi onun bu hayattaki en kayda değer kararıydı. Odanın şekli nasıl hatırlıyorsa öyleydi, sadece biraz daha kirli… müziği tekrardan fark etti. Hala aynı sesti. Ama farklı bir şarkı söylüyordu bu sefer. Kadının dilinin ucundaydı söyleyen ama bir türlü bulamıyordu. Bilgisayara doğru eğildi, media playera baktı. Sadece track yazıyordu.

Adam koridordan elinde tepsiyle oturma odasına döndüğünde kadını bilgisayarın başına çökmüş buldu. İçeri girerken kadın adamı fark ederek ayağa kalktı. Adam elindeki tepsiden kahve fincanını uzattı kadına. Sonra bir an göz ucuyla bilgisayarının ekranına göz attı. Masa üzerinde media player açıktı sadece… kendi fincanını da alarak tekli koltuğun ucuna oturdu. Kadının etrafa bakınışını ve çekyata oturuşunu izledi. Oturduğu yerde öne doğru eğildi, kollarını dizlerinin üzerine koydu, elindeki fincanı avuçlarında hissederek güç almaya çalışıyor, kahvenin derin karanlığına bakıyordu. “Bugün Pazar… Neden burada şimdi bu? Ne istiyor? Çok güzel olmuş. Kokusu hala aynı. Dinlenmek istiyordum. “ aklından bir sürü soru geçiyordu. Oysa hem soruları hem de yorumları bastırmaya çalışıyordu…

Adamın içeri girişi kadını yanlış bir şeyler yaparken yakalanmış birinin tanıdığı o garip mahcubiyete sürükledi. “Acaba ne yaptığımı sandı” diye kalktı. Adam odanın içine elinde tepsiyle gelmiş, kahve fincanını ona doğru uzatıyordu. Başıyla teşekkür ederek aldı fincanı. “fincan yeni, hatırlamıyorum” diye düşündü. Adamsa tekli koltuğun kenarına ilişmişti. Döndü ve çekyata oturdu. sıkıntılı olduğunda yaptığı gibi parmak uçlarını yere topuklarını da çekyata bastırdı. Sanki bir şey olursa fırlamaya hazırmışçasına tetikte ve gergin bir oturtuştu… adamın da en az onun kadar gergin olduğunu anlayabiliyordu oturuşundan. “Söyleyen kim? Sen geldiğinde ona bakıyordum.”

Kadının sesiyle başını kaldırdı adam. Aklındaki düşünceleri savuşturdu. Otomatik bir sesle yanıt verdi. “Norah JONES. Pazar sabahları için en ideali. Huzurlu bir ses…” sonra başını yine kahve fincanına eğdi. Kahvenin sert kokusu odayı doldurmuştu. Bir yudum aldı kahveden. “Nasılsın, görüşmeyeli beri?” dediğine inanamadı birden? Aylardı görüşmüyorlardı. Ve sanki hiç bir şey olmamış gibi bir sabah evlerinde - evinde kahve içiyor. Adam terk edilmenin verdiği kırklığı tekrar içinde hissetti. Tekrar çatladı kaynamaya başlayan yerler. “neler yaptın?”




Zamandan Bağımsız Şarkıların Sesi: Lhasa De Sela


Hep anlamlar yükleriz bazı şeylere...Örneğin yeni yıl da , yenilikleri, umutları bağladığımız alışkanlıklarımızdan sadece bir tanesi. Oysa çok iyi biliriz ki zaman dediğimiz kavram bildiği hızla, bildiği gibi devam ediyor. Tanımlanamayacak kavramlardan bir tanesidir zaman. Eğer zorunlu olarak bir tanımlaması yapılacaksa insan algısını işin içine katmak zorundayız.Lhasa de Sela güzel sesiyle paylaşacak daha çok şarkı varken, her ölüm erkendir biliyorum; ama bazıları çok erken oluyor, 37 yaşında göğüs kanserine yenik düştü... 1 Ocak 2010’da gece yarısında hemen önce son nefesini veren sanatçı, göğüs kanserine karşı verdiği savaşı ne yazık ki kaybetti.

Dünya üzerindeki her şeyin çok rahat taklit edilebilir duruma gelmesinin üzücü bir durum olduğunu görmek. On beş saniyelik bir toplumsal hafıza ve sonsuz tüketim seçeneği içinde kendimizi kaybedip, önlerimize sunulu gelen her hayatı bizim sanmamız tek kelime ile korkutucu. Herkesin kendi ruhuna giydirmeye çalıştığı gömleğin, kendinden başka hiç kimse olmayan birine ait olması ise hayatta gerçekleşen her şeyin kendi ironisini cebinde taşıdığının net bir göstergesi.

Çocukluğunu tüm ailesi ile beraber bir otobüste göçebe hayatı yaşayarak geçiren, sirklerde dolaşan, doğumunda bile mekansız olan bir kadının anlattığı yol hikayelerini dinlerken, hepsinin de olabildiğine gerçek, olabildiğine organik, ilk elden aktarılan hikayeler olduğunu görüyoruz. Hızla ilerleyen otobüsün penceresinden görülenler kadar flu bir ahenk içerisinde ilerleyen sesi o kadar fazla durağın puslu hatırasını saklıyor ki... Eşsiz orijinallikte Aztek mitolojisinden etkilenen parçalardan oluşan ilk albümünü “La Llorona”yı tamamen İspanyolca olarak evinin mutfağında kaydeden Lhasa, bu albümü ile Kanada’da bravo seslerinin altında ayakta alkışlandı. Okuduğu Fredico Garcia-Lorca şiirlerinden, Latin folklor ve Avrupa Çingene müziğinden oldukça etkilenerek yazdığı “La Llorona”, Dünya Müziği severler tarafından bol çeşitliliğinden dolayı bir kategoriyle sınıflandırılamadı. Çok dilli sofistike kalabalığa hitap etmeye başlayan Lhasa, zamanla Bob Dylan, Leonard Cohen ve Edit Piaf gibi sanatçıların şiirselliği ile kıyaslanarak daha geniş kitleleri cezp etmeye başladı.1997 yılında “La Llorona” albümü Kanada ve Fransa’da altın plağa uzandı ve Kanada’daki en iyi dünya müziği albüm unvanı ile 1998 yılında Juno ödülü ile taçlandırıldı. Kazanılan ödülle birlikte Lhasa bir anda global müzik camiasında tanınan bir sanatçı oldu ve bununla birlikte doğal olarak açılan şöhret kapısı onun bir anda dünya müzisyenleri arasında yer almasına neden oldu.

Öncelikle hayatta kendi serüveninin yaşanmasına inanan sanatçı ikinci albümünü dört yıl kendisini sirk performansı ile ilgilenen kız kardeşlerinin yanında izole ettikten sonra kaydetti. Bu sirk ile nerdeyse tüm Avrupa’yı dolaşan Lhasa, 2003 yılında karşımıza ana teması seyahat üzerine kurulmuş olan “The Living Road” albümü ile çıktı. Her şarkının bir macera, öykü, ufak bir film olduğunu söyleyen Lhasa, bu yeni çalışması ile dinleyenlerin karşısına bu defa İspanyolcanın yanı sıra İngilizce ve Fransızca parçalar ekleyerek çıktı. Üçüncü albümü ise hastalığına denk geldi ancak sanatçının azmi ile 2009 ortalarında “Lhasa” adlıyla raflarda yerini aldı. Dünya Müziği severler olarak hep albüm bulmakta zorlandığımız ülkemizde ne mutlu ki söz konusu üç albümü de bulma imkânımız var.

Söz konusu üç albüm dünya çapında bir milyon üzerinde satış grafiği yakalayarak Lhasa’ya özel ve kült bir hayran kitlesi yarattı. Kendine has ses skalası, sahne duruşu (14 Temmuz 2005 akşamı Sepetçiler Kasrı’nın muhteşem manzarası eşliğinde kendisini İstanbul’da misafir etmiştik), pek çok ülkede Lhasa’ya ikonik bir konum sağladı. Lhasa’nın şarkılarının eli hep bavulludur. Sürekli bir yolda olma hali hâkimdir müziğine, zamanı umursamayan, hüzünlü, derin sözlerin, töresel müzik eşliğinde evlendiği enstrümanların bir şöleni olarak tarih sayfalarında devamı gelmemek üzere yerini alıyor artık ne yazık ki… her ölüm erkendir biliyorum Tanrım; ama bazıları çok erken oluyor...


1 Ocak 2014 Çarşamba

Yeni Yıl Kararları

Her yıl adettendir hep kararlar alınır ama iş uygulamaya gelince uygulanamaz. ben bu sene buraya yazarak uygulama zorunluluğu getiriyorum kendime. 


- Kızlarımın büyümesine daha çok şahit olmak ve onlarla küçük tatil kaçamakları yapmak


- Kahve ve rakı keyfimden bir an dahi uzaklaşmamak

- Daha sık yürüyüş ve spor yapmak

- İstanbul Maratonu'na tekrar katılmak

- Hayatı, dürüstlüğü ve verilen sözleri daha çok önemsemek

- Asla et yemekten vazgeçmemek

- Gülümsemekten geri durmamak

- Arkadaşlarımla daha sık görüşmek


- Daha az telefonla konuşmak

- Evimde daha fazla vakit geçirmek ve Şems'le ilgilenmek

- Sabırlı olmak

- Daha çok okumak

- Daha çok müzik dinlemek

- Gerektiğinde kötü olmak

- Rengini hep belli etmek


- Affetmek ama hoşgörü sınırımı daraltmak

- İnsanlara daha daha daha fazla yardım edebilmek

- Ney Üflemeyi ilerletmek

- Farklı dinlerin ibadethanelerine gitmeyi ve pazar günü sabah namazına cami'ye öğlen de pazar ayinine kilise'ye gitmeyi, bırakmamak

- Kendine olan güvenimden vazgeçmemek

- Ertelememek

- Huzur bulmak için başladığım nefes ve meditasyon çalışmalarını devam ettirmek

- Kilo vermek

- Bir Harley olmasa da motor almak


- Çok daha disiplinli olmak


- ve unutma harika bir dünya...