20 Mayıs 2015 Çarşamba

delilik belki de artık iyileşmeyen bir acıdır...

bazen, en sevdiğin şarkıyı dinlerken onu niye sevdiğini bilmezsin.  bazen, sade kahve olmayabilir, bitki çayı da gider.  bazen okuyacak kitap bulamazsın eski kitapları tekrar okursun.  bazen kim ararsa arasın telefonlara cevap vermezsin, bi anlamı yoktur, bu bir trip değildir. bazen herşey anlamını yitirebilir, ama tekrar bulabilirde… olur öyle arada.  bazen herşey olabilir, bazen hiç bişey olmaz.  bazen hayat biter. bunun bi açıklaması yoktur.

işte bunları karalarken; henüz yeterince sarhoş olamadığımı düşünüyorum...

gözümü yoran alkol şişelerinden kurtulmam gerektiği için bu kadar çok içiyorum. kadehi ve her gereksiz şeyi koklamayı alışkanlık haline getirmiş burnumu kırmak istiyorum. annem beni özlerse diye korkuyorum. sonra farkediyorum, bazen farkedebiliyorum. uykuya dalma çabalarımda bazen diyorum kendi kendime. olur böyle, delirdin diye sevinme. saçmalıyorum sadece.


zaten sahip olduğum hiçbir şeyin normal olmadığının da bilincindeyim. ben , sen, o , biz, siz, onlar... el ele verip, türkçe derslerinden öğrendiğimiz zamirlerin içine sıçabiliyoruz. 

yazmak istemiyorum aslında. yazmak istemediğim için de bu denli konuşuyormuş gibi satırlarım.


26 Şubat 2015 Perşembe

hayallerimizle gömülüyoruz.

ben buna kader demem. uzun bir korkaklık senfonisi sadece...
içinde bulunduğumuz çoğu durumu biz yaratıyoruz zaten.
sabah, öğlen, akşam da korkuyoruz.
insanlardan, dostlarımızdan, kendimizden...
en çok da hayallerimizden korkuyoruz.
korktukça biz daha da büyüyor elinden oyuncağı alınmış çocuk hissimiz.
ufalıyoruz. her kaçışta, her yakarışta, her gözyaşında daha fazla.
sonunda mı? "yok oluyoruz."
geçen her saniyede, binbir umutsuzlukla...
hayallerimizle gömülüyoruz.

3 Ocak 2015 Cumartesi

durmaksızın

Bugün, sabah beşte uyandım.
Gözlerimi açar açmaz, bugünün ayık bir zihinle de atlatılabilecek o günlerden biri olmadığını anladım.
Bursa’nın sabahlarında tuhaf bir şeyler var zaten bugünlerde, neyse.

Yataktan evi toplayayım diye çıktım, laboratuvar derslerinden birine gider gibi mutfak tezgahının üzene ilerledim.
Sonra "siktir et" dedim, bir bok olmadı.
Çok fazla küfrediyorum zaten bugünlerde, neyse.

Sonra, bütün işeri bırakıp içim rahat, yatağa döndüm, .
Bir süre kitap okudum; sonra, biraz içim ağladı... Annem aradı iç sesimi duymuş gibi... bir şey demedi.

Şimdi sakinim.
Durmaksızın şarkı dinliyorum.
Henüz dolu açmadığım içki şişelerine bakıp mutlu bile hissediyorum.


Şarap yapımında emeği geçen tüm mikroorganizmalara en içten sevgiler benden...

30 Aralık 2014 Salı

her gece biraz daha

içimde bir huzursuzluk, sessizlik… içinde bulunduğum ruh halini kendime bile anlatmıyorum, düşeceğim umutsuzluktan korkuyorum… korktukça üstüme yıkılıyor kurduğum bütün düşler.. enkazlar altında kalıyorum duymuyor kimse, gidiyor sanki herkes… değersizleşiyorum aldığım her nefeste, yaşadığım hissi azalıyor… umutlarım çekiliyor vücudumdan, kurulmamalılar artık hayaller… beklediğim her an daha da uzayacakmış gibi geliyor hayatın getirdiği bütün o gereksiz hareketlilikler… oysa ben yalnızca yatağımdan kalkıp, bir vakitte geri yatıyorum… içimde kopan fırtınalara inat, dışım sessiz, hareketsiz… yığılıyorum her gün oturduğum sandalyeye, kalkasım gelmiyor… açtığım bir pencereden izliyorum bütün gün dünyayı… insanları görmüyor pencerem, seviniyorum.. görmeye tahammül edemiyorum insanları bazen, çaresizliğimi yüzüme vuruyorlar sanki… onlar gülüştükçe, kendi içimde ki yaralar gülmeme engel oluyor, sızlıyor… elim kolum bağlanıyor bütün gün, bıkkınlık hissi baş gösteriyor, düşünemiyorum yenilikleri.. takılı kaldığım düşünceler her gece çöküyor üstüme, sabahlar olmuyor.. gündüzleri farklı, gündüzleri nefes alıyorum sanki ya da bana öyle geliyor… kendimi bulduğum her geceyi biraz daha uzatmak istiyorum, sonra biraz daha, biraz daha.. zamanla sadece geceleri yaşayabiliyorum gibi geliyor, gündüzleri yok sayıyorum… gündüz vakti yapılan görüşmeler ciddiyetsiz, dinlenilen müzikler hadsiz, içilen içkiler geceye ihanetmiş gibi sızlatıyor içimde ki yalnızlığı… kendimi bulduğum her gece biraz daha yalnızlaşıyorum… her gece biraz daha…
her gece...
biraz daha...
özlüyorum...

28 Aralık 2014 Pazar

Şems... Bi dinle beni...

Seviyorum Şems.
Aynı zamanda, içmeye devam edebilmek için az önce kendimi kahveyle ayılttım.
Bütün bu saçmalıklar hep senin başının altından mı çıkıyor Şems?
Allah’la ortaklaşa mı çalışıyorsunuz bu beni gittikçe batırma hususunda?
Yoksa bütün bunları kendime ben mi yaptım?
Bütün olanların ve olamayanların benim suçum olduğunu kabullenmek çok acı Şems.
İçim acıyor Şems, acıma hakkı bile yokken acıyor, ona daima güçlü olmasını bin kere tembihlediğim halde acıyor; sabahın ilk kahvesini içerken de acıyor, gecenin son duasını ederken acıyor Şems.
Neden bu kadar zor olmak zorundaydı Şems?
Aşktan meşkten geçtim, onlar zaten benim için birer lüks; yaşamım, neden bu kadar zor Şems?
Kendimi öldürmeyi hiç düşünmedim, ısrarla ve istikrarlı bir biçimde nefes doldurmayı sürdürdüm ciğerlerime, hatta temiz hava çok yavan geldi, alkol kattım içine, bu çabalarımın karşılığı bu mu olmalıydı Şems?
Yaşamayı denedikçe işler boka sardı, her şey çok yanlış gitti, hiçbirinin böyle olmasını istememiştim ama böyle oldu Şems.

Bu hayatın bana bir tür “siktir git” deme biçimin mi sence Şems?
Ama ben gitmek istemiyorum Şems, kimsenin hiçbir zaman umrumda olmadı benim ne istediğim biliyorum, ama ben gitmek istemiyorum Şems.

Beni bu saçma sapan bedene hapsedip, üzerine lüzumundan çok fazla hassasiyetler, ince düşünceler, kırılganlıklar yükleyip bu dünyaya postalamak istediğinde, niçin Allah’ı durdurmadın Şems?
Niçin bunun en başından bomboş bir ömür olacağını, yaşanmasına hiçbir gereğin olmadığını hatırlatmadın?
O’na benim, odasından çıkıp hayata karışma özürlü bir ucubeye dönüşeceğimi niçin söylemedin Şems?
Belki, sen de başka bir şeyler ummuştun, tıpkı benim kendimden bir zamanlar umduğum gibi.
Ama bu kadar oldu Şems.
Artık, yedek kulübesindeki yeri bile göze batan, istenmeyen bir oyuncuyum bu başından beri çözemediğim oyunda biliyorum.
Kontratımı karşılıklı feshedebiliriz, hiçbir şey istemem karşılığında Şems. Benim, kendimin, o anlaşmayı yırtıp atacak gücü yok, kalmamış, hadi hayatında ilk kez olarak bana bir iyilik yap Şems.

Bu cumartesi alkolleri hiçbir şeye çare değil, biliyorum Şems.
Hiçbir kalp kırıklığına, hiçbir çözümsüzlüğe, hiçbir yaraya merhem değil.
Ama dayanamıyorum Şems.
Bunları söylemek benim için hiç kolay değil, ama ruhum ölüyor benim.
Hiç iyi değilim Şems...

İnan bana, sürekli çabaladım Şems, şu hayatta birkaç dostum var, onlar buna şahit.
Ama olmadı, bir boka yaramadı, yetmedim yaşamak için.
Son kez tekrarlıyorum; ben, kendim, yapamayacağım, alın beni bu oyundan Şems.
Seviyorum Şems.

11 Kasım 2014 Salı

kafalar hep karışık

Bir yeri düzenlemenin birbirinden farklı onlarca yolu vardır. Küçük bir biblo, renkli ışıklar, bir kilim, ya da bir bombası yeterlidir bu işe. Önemli olan düzenlenecek yerin özelliklerine uygun materyalleri bulup kullanabilmek. Düzenleme ya da dekorasyon, bir mekanı güzelleştirmek için kullanılan yöntemdir. Mekan gerekli midir? sorusu, aslında havada kalıyor. Doğal çevreden uzaklaşan insanın kendisi için oluşturduğu yapay bir doğadır mekan. 

Haliyle konuya bu açıdan bakınca "kaçmak" da tek başına anlamsız bir kavramdır. Daha doğrusu, eksik. Örneğin evden kaçmak doğru mudur? Nereden kaçtığın kadar nereye kaçtığın da önemlidir. Evden, başka bir eve kaçılıyorsa ne anlamı var kaçmanın. Ama evden sokağa doğru (sokağa; yani hayatın, aşkın, şiirin diyarlarına) kaçılıyorsa elbette taktir edilecek bir davranıştır bu.

Neyse mekansal düzenleme konumuza geri döneyim. Yerine göre, salonun ortasında yatan bir ceset bile bulunan mekanı süsleme malzemesi olarak kullanılabilir. Cinayet denilince silahı alıp birini vurmak geliyor aklımıza. Eğer bir canlıyı öldürmek söz konusuysa, bunu hücre ya da doku düzeyinde ele almamak için hiçbir neden yok. Sinirlenip duvara yumruğu atan birinin elindeki yüzlerce hücre bir anda ölmüyor mu? Hem bir kadeh rakı içerek kaç tane beyin hücresini öldürdüğünü kimse hesaplamıyor.

Evet, bir yeri dekore etmenin çeşit çeşit yolu vardır. Dünyayı dekore etmek de çok zor değil aslında. Önemli olan uygun malzemeyi bulabilmek. 

Neyse, kafalar hep karışık ve gerçekten canımız cehenneme!!!


çok mikemmel zannetmiştik...

 hani; “türkü dinleyen, çay içen, kitap okuyan insandan zarar gelmez” gibi bir şey var ya...
kanmayın o'na cancağızlarım... türkü dinleyen, çay içen ve kitap okuyan insanlar ağzınıza sıçabilir.
 sonra "vay efendim, biz bilmiyoduk, onlar çok mikemmel zannetmiştik, duvar yazısı da vardı" falan demeyin diye, hatırlatmak istedim.

10 Ekim 2014 Cuma

Beyazlığında kirlenememek

Meksika aslılı Kanadalı şarkıcı Lhasa De Sela’nın “De Cara A La Pared” isimli şarkısını dinlerken yazmaya başladım. Şarkının sözleri; “llorando/ de cara a la pared,/ se para la/ ciudad./ llorando/ y no hay más,/ muero quizás./ ha! dónde estás?”* der. 37 yaşında göğüs kanserinden ölen şarkıcının sesi kendinden geçirir her zaman dinleyenleri… bana da etkisi aşağıdaki yazı oldu.



Görüp de sevdiğim, sevip de anlattığım/aldattığım kaç kadın vardı unuttum.
Daha tanımadan sevemediğim…
Tanıdıkça nefret ettiklerim…
İstemeden kırdıklarım…
İstediğim halde kıramadığım kadınlar…
Görmezden geldiğim halde, gözümden sakındığım ..
Yüzüne tüküresim geldiği halde, yüzüne kurban olduğum ..
Ben kaç kadın tanıyıp da seni sevdim?

Biz hiç bakışmadık uzaktan,
Ama çok heyecanlandık yakın mesafelerde.
Parmak uçlarımızda tanıştık, günübirlik kaynaştık, senelik seviştik.
Bir öpüşün bin sevişin oldu bana. Bir dokunuşun, bin hayat oldu.

Yalnızların uçurumunda buldum kendimi.
Hatalarımı sırtlandım ve sana sığındım. Ruhuma tek iyi gelen varlığına tutundum.
Gel içimin gülen yüzü... Gel ve gitme ne olur!
Hüznüm ve mutluluğum kelimelerde... Virgüller umudum, noktalar endişem…
Ben diye başlayan her cümlemdeki eksik kelimem sen!
Kelimelerde gizli ruhum. Bir dünya kelimelerden kurdum
Yazdım.
Bir daha yazdım.
Kelime kelime seni büyüttüm…

Ama yine de paramparça et kalbimi, şayet beni kırmakla, kendi kırklarını onarmış sayıyorsan.
Ruhumu tanınmayacak hale sok. Yarın nerden başlasam diye düşüneceğim bile gelmesin içimden.
Ben senle bunu öğrendim; tek kişilik aşk, iki kişilik olunca savaşmış.
Dokunulan her noktanın adını sen koymak…
Ben yarım sayfalık hikâyelerin kahramanı.
Siyahken beyazına bulandım da,
Beyazlığında kirlenememek neden?
Ben belki temiz yaşamın, kirli adamıyım.
Sen ki beyazlığını bana bulaştırmışsın.
Ya renklerin içinde kaybolmayı da denesek?
Kırmızı sana, yeşil de bana ne çok yakışacak belki...



* “ağlarken/ duvara karşı/ şehir duruyor/ ağlarken/ ve başka hiçbir şey yok/ ölüyorum belki de/ ah! neredesin?

17 Eylül 2014 Çarşamba

hissedememek

Müthiş bir uğultu ve koşturma içinde kendimi unutmaya çalışıyorum. Çöp ev gibi zihnim. Tıkış tıkış, toz, küf, pas içinde. Kepenkleri inik odalarda saklı olan ne? Kendimle başbaşa kalmak mı yoksa beni korkutan?

Yalnızlıktan ne kadar kaçarsam kaçayım, içimde gece yarıları ter içinde uyanıp başını dayayacak sıcak, güvenilir bir göğüs arayan korkmuş, susamış bir çocuk olacak. Yalnızlıktan kaçtıkça başka türden bir yalnızlığın kollarına atılıyorum. başka tenlerde de bir sey hissedememek. Tenimde tek hissettiğim japon fenerinden sızan kirli beyaz ışık.

her geçen gün farkediyorum, ben olmayacağım gittiğim o yerlerde, aynadaki suretim olacak hep...

30 Ağustos 2014 Cumartesi

masada kalan

     Ben gecenin saçma bir saatinde masadan kalkmadan önce her şey yolundaydı. Ne olduysa mutfağa gidip kendime makinadan bir kahve aldığım sırada oldu.

     Mutfaktan döndüğümde bomboş buldum etrafı. İçinde üç beş kişinin olduğu bir öykü olacaktı buralarda. Kelimeler duruyordu yalnızca. Kim bilir nereye gitmişti o öyküye yazılacak insanlar? Bir sürü başıboş kelime kalmış masada. Hangisini hangisinin yanına koyacağım belirsiz. Seni de davet edemiyorum ki ne vakittir aralarına, olsaydın burada birazını sana pay eder, tamamlardım yazıyı. Baş başa kaldım işte şimdi kelimelerle. Bazı geceler hangi kelime gelse yanıma, bir bahane bulup kovarım ben. Öykülerin en boktan adamı olabilirim. En huysuzu, baş edilmezi. Oysa şimdi elimde kendimden başka kimse yok. Pencereden esen rüzgarla masadan uçuşan kelimeleri toparlayıp bir araya getirmem gerekiyor. Uyuyacağım ve tüm gece evi talan etsinler istemiyorum.


     Kelimelerle baş başa kaldığımda genellikle hüzünlenirim ben. “Kalemim karamsardır benim.” Uykusuzluk ve gece, karanlığı çağırıyor. Yine öyle oldu. Havada uçuşan birkaç kelimeyi topladım: yalnız, ezgi, aslı gibidir hayat, hayal, pencere… Tek başıma tamamlayacağım kelimeler değil bunlar. Bir gece seni çağıracağım yazıya, o zaman baştan başlarız. 

29 Ağustos 2014 Cuma

deli düşünceler...

     Sessiz ve uykusuz bir gecenin içinde saklı karanlıklarda, üzeri örtülü bedenlerin en açık rüyalarında gizli yalanlar.

     Yalanlara sarınacak bedenler. Yalanlarla güzelleşecek. Süslenecek. Yalanlarla yarattığı bu güzelliğin beğenilmesini isteyecek. Tapınmayı bekleyecek; her gün, her an, yeniden ve yeniden bir ben, bir sen, bir biz inşa ederek…

     Yalandan yanan yüreğini başkasının ellerine sunmak mümkün mü? mümkün mü aşk? sevgi?

     Kaç elin var, kaç ayağın, kaç gözün, kaç yüreğin, kaç ben’in, sen'in, siz'in? Çatlaklardan sızan birkaç kelime, kimin? Kimin kelimeleri, kelimelerin, kelimeleri?

     Bu bir rüya deyip dalmalı rüyaya; ya da uyanmalı rüyadan korkutucu gerçeğe. Toprağa çizilmiş bir çembere hapsolmalı, kurtulup çarptığın köşelerden; ya da durmalı… ya da… durma...

     İnsan bir rüyanın içinde… çıplak. Bir tarafı yalan, dolan... bir tarafı isyan; diğer tarafı… diğer tarafı?
bu bir rüya sadece; uyan. bu bir rüya. Uyansana! U-yan sana… Yan sana… yan!

     Dokunmaktan korkan parmakların ucunda, dipsiz umutlar.

     Saklı olan her ne varsa… hiç kimse, hiç birimiz göründüğü gibi değil...

(gazeteye yazılacak disleksi konusu üzerine çalışırken kafada dönen deli düşünceler) 


2 Haziran 2014 Pazartesi

...bir kış geçirdik


Yaz geliyor. Geçen sene bahar gelse de Yaz gelmemişti. Yaz gelir gibi olduğunda, ölüm hem akla hem başa gelmişti. Şimdi Yaz geliyor.

Geçen sene ölüme yatırdı bazı çocuklar bedenlerini. Belleklerini yitirdi kimisi. Kimisi öldürülerek kurtarıldı. Kimisi ölüme terk edildi genç yaşında. Sonra her fırsatta yeniden gördük sokak linçlerini. Alışmıştık, yalnızca anneleri başka dil konuştuğundan,  inançlarının yolu biraz faklı olduğundan, şehirde değil de hepimizin kökeni olan taşrada doğduğundan, iki kere sömürülen, öldürülen, kaybolan insanlara. Alışmıştık yüzyıl yeni başlamışken daha, çok da delikanlı geçinen birileri, yiğit bir Ermeni Gazeteci’yi vurduğunda sokak ortasında, sırtından hem de.

Yaz geliyor.

Yaz geliyor diyor birileri. Kan durdu da diyor o birileri şimdilerde. Ama kendi çocuklarını bile, dağlarına serptiği açlıkla terbiye eden bir coğrafyanın güneşine ne kadar güveneceğimi kestiremiyorum yine de. Gözyaşının beş para etmediği, analar ağlamasın derken bile iki yüzünden de riya akan siyasetçilerin elleriyle şekillenen bir hayatın ortasında yine de yeşerirken yaz, kan durdu işte diyenlere gösteriyorum Ethem’in kafasından sızan, yerde biriken kanı.

Yaz geliyor ve her yaz gelişinde olduğu gibi şehitlerine ağlıyor bu ülkenin iki yüzlü insanları. Çanakkale Savaşı’nda ölenlerin, o on beşlik çocukların ruhları üzerinden bile bugünkü kirler aklanıyor. Yaz geliyor. Bir zamanlar yalnızca “ölebilmek kabiliyetleriyle” bir yurdu kurtaranlardan,  kendini kurtarmaya çalışanlara uzanan zorlu yolculuğun kayıtları saçılıyor ortalara.

Yaz geliyor. Gezi Parkı’nda ölenlerin o saygın anıları üzerinden üç kuruşluk politikalar çıkarmak için incitiliyor ruhlar yeniden. Bu coğrafyanın ölebilmekten başka çaresi ve yeteneği olmayan çocuklarının cesetlerinin üzerine basarak yükseliyor politikacılar.

Yaz geliyor. Eskiden sokak ortasında türkü söyleyen çocuklar bile göz altına alınıp kaybediliyordu, oysa şimdilerde demokratikleştikçe direkt vurulup öldürülüyorlar sokak ortasında. Ülkenin bir yanında yaza aldırış etmeden hala akıyorken kan diğer yanına yalandan bir yaz geliyor.

Yaz geliyor. Şehitleri anma törenlerinden, seçim filmlerine kadar her yerde İstiklal Marşı çalınıyor. Nerede vatan, nerede din, nerede iman kelimelerini çok duyuyorsak orada akan kanın haddinin hesabının olmadığı bir coğrafyada tüylerim yine diken diken oluyor. Şaşarak izliyorum olan biteni.

Yaz geliyor. Öküzlerin bile boyunduruk altında sızlandığı ancak insanların sızlanmadığı bir coğrafyaya geliyor hem de yaz.

O geliyor ama yaralarımızdan akan kanları durduramadan, yaralarımızı henüz saramadan geliyor. Çünkü Turgut Uyar’ın dediği gibi biz “başarısız, boktan bir kış geçirdik/ kanımız bile doğru düzgün akmadı/ bir sürü çocuğu öldürdüler”. Kursağımda en son Berkin’in görüntüsüyle kutluyorum herkesin yazını.

Ama Yaz yalnızca bir yanımıza gelmez diyorum. Diretiyorum.
Ama Yaz yine de geliyor...
fotoğraf: beate bienak


23 Mayıs 2014 Cuma

ellerini yağmur yıkamış bir yalvarıştı ve henüz kitapsız bir dinin içinden geçer gibi anlamı vardı sözlerinin
zaten böyle zamanlarda da başka söz denmesin...
tanrı elini unutmuştu ellerimde, ellerimle asılmıştım geleceğe
tanrı gelecek, tanrı gelecek...
bekle, seni ellerinden seveyim
kutsal bir kitabı öper gibi öpeyim ellerinden
sonra göm içine, öldürünce
ellerimden ölürüm ben yine
henüz kitapsız bir dinin içinden geçer gibi anlamı vardı sözlerinin, bitmesin diye sayfaları çevirmedim
Fotoğraf : Beata Bieniak

28 Nisan 2014 Pazartesi

sabırlar zamanı...

Büyük sabırlar zamanındayız. Sürekli sabrımızın sınandığı ve tıpkı ateş alır gibi sevmelerimizden vazgeçirildiğimiz bir  zaman bu. Her gün yalancıktan, yapmacıktan bir sürü el sıkarak, gülümseyerek ve güzel sözler söylemek zorunda kalarak tamamladığımız hayatımızın kendisinden utandığımız bir çağ. Ve bu çağda bunca sahteliğe karşın ayıp olan küfretmek.
Tahammül etmemiz gerekenler artıyor her gün. Yapmacık nezaketlerimizle kırıldıkça kırılıyoruz. Oysa çoğu zaman ağız dolusu küfürle uyanmak istiyoruz güne ve kimi yüzler tükürülmek için duruyor önümüzde. Tahammül ettikçe söyleyemediklerimizi biriktiriyoruz ve “dilimizin ucunda küfre dönüyor her sözcük”.
Sabrediyoruz. Her şeye ve herkese sabrediyoruz.  Rüyalarımıza henüz reklam almıyorsak bugünlerimize şükredelim. Rüyalarımızın en güzel yerinde bir densiz çıkıp “Rüyalarınızı bizimle gerçekleştirin” demiyorsa henüz iyi günlerimizdeyiz demektir.
Fotoğraf: Beata Bieniak

14 Nisan 2014 Pazartesi

günışığı...

Yükseklerden ıslık öttürerek bir günışığı düşüyor. Güneşten açık olan pencereden bakıyorum dışarı doğru. O ışık yüzüme, göz kapaklarıma, kirpiklerime dokunuyor hissediyorum. Bir süre sessiz ve hareketsiz bekliyorum. Işık çok uzaklardan bir hikaye getiriyor sanki... Kulak veriyorum... Garip... Dinlediğim hikaye içimi acıtıyor. Işığın sesi bulutların araya girmesiyle zaman zaman kesiliyor. Anlatılan hikaye yarım kalıyor... Bulunduğum yerin farkına varıyorum…

Sıcak havanın rengi sarıdır, fakat sıcağa rağmen havada mavi gri bir görüntü var. Gökyüzündeki bulutlarkeşke yağacak yağmurun habercisi olsa, öyle umuyorum…Yağmur hem ışığın, hem de benim öykülerimi toprağa karıştıracak ve rahatlayacağız…

Olmuyor. Işık yarım kalan öyküsünü bırakıyor. Yağmur yağmıyor. Birden fark ediyorum ki, biz de binalar gibi buraya terk edilmişiz aslında.
Fotoğraf: Beata Bieniak

9 Nisan 2014 Çarşamba

yazamamak...

Normalde akıp giden kelimelerimi durdurmak için çırpınır, kendime sürekli aynı şeyi hatırlatırdım kimse uzun yazıları sevmez. kısa ve öz olsun!- Ancak o kısa ve öz yazıları da bir türlü başaramaz, aynı şeyi yinelerdim kendime.

Bu sefer öyle olmadı.
Son yirmi gündür, açıp açıp kapattığım bir sayfa haline geldi. Neresinden başlasam, ne anlatsam bilemedim.

Şöyle midir ya da,
Bazen konuşacakları olsa da, susmayı tercih eder insan.
Başka başka şeylerden konuşur da, bambaşka şeyler anlatır aslında.

çocuklar ölürken yazamıyorum... 

22 Mart 2014 Cumartesi

kimseye...

Onu ilk gördüğümde beynimdeki her şey sustu.
Tüm sesler, yenilenen görüntüler yok oldu.
Kafanızın içinde böcekler varsa, sessiz zamanlarınız pek olmuyor.
Yataktayken bile düşünüyorum:
Kapıları kilitledim mi? Şems'i doyurdum mu? Kitabı nereye koydum?
Ama onu gördüğümde, tek düşünebildiğim dudağının kıvrımıydı.
Onunla konuşmam gerektiğini biliyordum.

İlk buluşmamızda, zamanımı onunla konuşmak yada yemeğimi yemek yerine, tabağımdaki yemeği renklerine göre ayırmakla geçirdim.
Ama bunu sevdi.
Günde ona on altı kez öpücüğü verişimi sevdi.
Eve yürümemin kaldırımdaki çatlaklardan dolayı uzun sürüşünü sevdi.
Beraber aynı eve taşındığmızda, kendini güvende hissettiğini söyledi.
Kapıları on sekiz kez kilitlediğim için hırsız giremiyeceğini düşünüyormuş.
O konuşurken hep onun ağızını izledim...
Konuşurken...
Beni sevdiğini söylediğinde, dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrılırdı.
Geceleri, yatağa uzanıp ışığı kapatıp  açışımı izlerdi.
Gözlerini kapatıp gece ve gündüzün önünden geçtiğini hayal ederdi.

Ama sonra…
Onun zamanını çok harcadığımı söyledi.
İşe geç kalmasına neden olduğum için ona çok elveda öpücüğü veremeyeceğimi…
Beni sevdiğini söylerken, dudakları dümdüzdü…
Kaldırımdaki çatlağın üstünde durduğumda, o yürümeye devam etti…
Geçen hafta annesinin evinde kalmaya başladı.
Ona bu kadar bağlanmama izin vermemesi gerektiğini, herşeyin bir hata olduğunu söyledi, ama…
Aşk bir hata değil, onun bundan kaçabilmesi ve benim kaçamamam beni öldürüyor.
Gidip yeni birini bulamam çünkü tek düşünebildiğim o.
Kafama taktığım tek güzel şey oydu.
Artık, düşündüğüm şey onu başka kimin öptüğü.
Nefes alamıyorum çünkü o adam onu bir kez öpüyor ve mükemmel olması umurunda bile değil!

17 Mart 2014 Pazartesi

Benim yalnızlığım, insanlarla dolu

Yalnızlık ve müzik
Benim yalnızlığım, insanlarla dolu”demiştir bir bilge. Çevremizdeki kalabalığa inat aslında kimi zaman kendimizi çok yalnız hissederiz. Ve bu yalnızlığın net bir tarifi yoktur. Belki de bilerek ve isteyerek kaçtığımız bir kuytu köşedir yalnızlık. Tıpkı Oğuz Atay’ın yalnızlığın kutsal kitabı Tutunamayanlar’da dediği gibi: Önce kelime vardı” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerden başladı; Kelimeler söylenmeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.


Peki çok sevdiğim, aynı kadını sevmeleriyle de edebiyata inanılmaz şiirler katan,  üç şair ne demiş yalnızlık hakkında ilk önce Cemal Süreya’ya kulak verelim:

Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.
Hiç bir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni…

Sonra sözü Turgut Uyar alıyor:

"“İnsan en çok sabahları arar sevdiği kadını”
diyor birisi, katılıyorum o sabahlara
öğleler kaba yaşanır, kalındır
akşamüstüleri ince hüzünlü
çiçekler alınıp verilebilir
sabahtır yalnızlık 
nasıl sabah nasıl yalnızlık
ve şiirsel hiçbir yanı yok sanılır
var mıdır, vardır
vardır, ama çiçeklerle değil
kendi başına
zımpara taşı gibi acımasız..."

Son olarak Edip Cansever’e kulak verelim:

Dağınık, renksiz bir mozayik gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar…

Unutmayın müzik yalnızlığa iyi gelir.
Mogwai'den; Hound Of Winter



10 Mart 2014 Pazartesi

Zıbırtsamboku



Şehirde havalı mekanlardan birinde oturuyorum. Adı neydi? Zıbırtsamboku gibi bir şey... Meyhanemsi bir mekan... Meyhane kültüründen anlamasa da mekan, popüler... “Meyhane gibi”... aslında herşeyin de “gibi” olduğu zamanlara uygun bir yer...

Siktiri boktan bir mevzu için, gecenin kör saati popüler mekanda iş toplantımsısı... Önümde havalı isimli bir salata var, fiyatına inanmak için menüye iki kez bakmam gerekti. Yine de en ucuzu buydu, bunu tercih ettim. Tadı bir şeye benzemiyor aslında, yine de kemirip duruyorum. Karşıda, masanın ucunda birileri bir şeyler konuşuyor. Duymamaya çalışıyorsam da kulağıma çalınıyor. Yan tarafımda oturan reklamcımsının elinde iki telefon var, durmadan onları kurcalıyor. Biri cafcaflı telefonlardan, öbürü i-bilmem nenin en son modeli. Birinden vatan kurtarıyor, diğerinden kızlara yürüyor, yüzünden anlıyorum. Öbür tarafımda oturup körili tavuğa girişen bizim mahalleden, önceden tanıyor olmama gerek yok, yemeğe iştahla saldırmasından anlıyorum… Onun bu masada bir rolü var, bunu biliyor ve iyi oynuyor. Ben becerebilseydim, ben de orada oturabilirdim. Beceremedim.

Masanın karşısındaki konuşmaya daha bir kulak misafiri olmayı deniyorum, ince ve pahalı “pek zarif” sigaraların dumanlarının arasından. Başından neler neler geçmiş gazeteciyle, kolej çocuğu ama “kendine proleter” yazar devrimi tartışıyorlar. Bu masanın devrime en yaklaşabileceği anın, ancak biri masayı devirirse olabileceğini hissediyorum. Yine de gıkım çıkmıyor. Çünkü onlarla şimdilik aynı safta olmam gerekiyor. Rolümü oynamayı beceremiyorsam, hiç değilse susup oturmalıyım.

Devrim muhabbetinden evde çalışan hizmetli bulmanın zorluklarına geçiliyor. Banyodaki sabunları yürüteninden, fazla televizyon izleyenine hepsi ayrı bir dert… Üstelik bazen kaçıp gidiyorlar, aslında sigorta yapsan kalırlar ama, şekerim ne zaman ne yapacakları belli mi olur “bunların”? “Bunlar” benim konuya en yaklaştığın bölüm. Çünkü anlatılan hikaye benim ve dostlarımın annesinin hikayesi aslında. Masanın karşı tarafı da sanki Buckingnam Sarayı'ndan, senatör torunları, profesör çocukları… Onların “bunlar”la macerası tâ çocukluktan kalma. Benim çocukluğum annemin “bunlar”lığı ile babanın iş-güç-sorumsuzluğu arasında geçiyor. Benim asgari ücretle çalışan ebeveynlerin çocuğu olduğumu bilseler, belki siyaseten doğruculuktan kırıldıkları için konu değiştirirler, yan masada geyler var diye “ibne” demekten kaçındıkları gibi. Ama bırak bilmesinler, böylesi daha iyi. Bu masada benim gibilerin en fazla “onun, bunun çocuğu” olarak görüldüğünü unutmam hiç değilse. Öbürlerinin Kürtler’e ve Romanlar’a yaptığını, bunların bakıcılara, temizlikçilere, mürebbiyelere, “üç kuruş”a çalışanlara yaptığını unutmam. Zaten sakın unutmayayım.

Salatayı yiyemiyorum, içimden gelmiyor. Bir taraftan yemek zorunda hissediyorum, ben çocukken ya da üniversitedeyken bu salatanın parasıyla bir hafta geçindiğimiz oldu. Bir yandan karşıdaki saçmalık devam ediyor. Bu kadar iştahla konuşulduğuna göre devrim yakındır, hadi yine iyisin. Bakarsın benin gibi “bunlar”ın çocuğu olanları bile kurtarırlar. En kötü devrimin yediği çocuklarından biri olurum. O da iyidir.

Masadan kalkıp gitmek istiyorum aslında, bütün o eziyetin faturası olarak salatanın parasını ödemeyi “unutarak”… Hoş fark etmezlerdi bile o kabarık hesabın arasında ama olsun, bu da benim küçük intikamım olurdu. Yukarılarda birileri beni bunların arasında durmaya zorluyor ve durmazsam ölebilirim. Ben ölürsem herkes ölmez, yalnız ben ölürüm, filmdeki gibi değil yani, benim ölümüm en fazla adisyonda salatanın fark edildiği kadar fark edilir. O yüzden biraz uslu durmam gerek, biraz uysal olmam gerek, biraz başımı eğmem gerek. Bir zamanlar benimki gibi aileler kovularak bohemleştirilen bu sokakta, zıbırtsamboku ya da her ne boksa bu kafede oturmam, annem gibilerin beceriksizliğinin, sakarlığının ve iyi servis yapamamasının devrim meselesinin yanına garnitür edildiği sohbetlere kafa sallamam gerekiyor. Her şeyin bir bedeli var, benim özgürlüğümün bedeli de boyun eğmek. Ben de fakir doğmasaydım ya da özgür kalmaya merak salmasaydım. Şimdi sus ve salatanı yemeye devam et…

İnsan olarak burada, bu koşullarda varabileceğim yer bu… Ait olmadığım masaların örtüsü uçmasın diye kenarına konulmuş ağırlığım ben. Keşke başka bir şey olabilseydim. Kendi ayakları üstünde durabilen, kimseye eyvallahı olmayan bir şey. Gerçekten özgür ve cesur bir şey…

Ben bunları düşünürken kedinin teki sıçrayıp arka taraftaki bir masayı deviriyor. Bizim masadaki gibi tipler bağrışıp kaçışıyor. Bu mahallede, bu taşlanmış kot gibi yapay olarak eskitilmiş ve hastalık yayan mahallede, ne kadar çok yara bere içinde toraman kedi olduğunu o zaman fark ediyorum.

“Kediler varsa umut var” diyorum ağzımın içinde gülümseyerek. Kimse bir şey anlamıyor. Bağırarak söyleseydim de anlamayacaklardı.

Onlar zaten anlamıyorlar. 

Siktirsinler.


Ama bari masayı ben devirebilseydim…

6 Mart 2014 Perşembe

sinüzit ve sabah kafada tepişen filler...

Sürekli olarak çektiğim acılardan bahsederek eziyet etmeyi ben de isterim elbette. Fakat öyle ahım şahım bir acı çekmediğim gibi, başkalarından acı devşirip üzerimde taşımayı da sevmiyorum. Yazmak için sanırım insanın içinin dolmuş olması, yazmazsa ölecek olması, sokakta yürürken birinin yakasına yapışıp acilen anlatması gereken şeylerinin olması gerekiyor. Benim her zaman öyle bir derdim yok. Hayattan memnuniyetsizliğim bir elzem arz etmiyor.
 Haşa, sıkıntım yok diyemem.  Fakat bunların etkilerini öyle ağlaklık halinde yaşamıyorum. Daha çok kronik bir ruhi çöküntü var. Zaten aksiyon diyetindeki yaşamımın bu kesitinde ziyadesiyle kronik sıkıntıdan söz edebiliyorum. Bunlar arasında sinüzitin sıklıkla hakkının yendiği kanısındayım. Sabahları uykudan nefes alamayarak uyanmanın yanı sıra beynime tavayla girişme isteği yaratan baş ağrılarım var. Son birkaç yılda birkaç baba rock grubuna ömür boyu yetecek kadar narkoz yemiş bulunduğumdan sinüslerimi bir doktor eline vermeyi şimdilik uygun bulmuyorum.

Hayatımdaki bir diğer sıkıntı olarak aşık olma yetimin kendisini servis dışı bırakmasını gösterebilirim. Dahası hayatımın sırtıma yaptığı alçak tavan etkisi, kendime güvenimin göğüs kafesime sıkıştırılmasına ve gerektiği anlarda devreye girememesine yol açıyor. İnsanımsı olarak geçirdiğim bilmem kaç yüz günden kendim memnun olamadığımdan, bunun içinden başka birine nasıl bir mutluluk çıkaracağımdan pek de bir bok anlamıyorum. İki insanın lüzumsuz yere acı çektiği ilişkilerin popüler bir edebiyat malzemesi olduğunun farkındayım. Hayatımdaki durağan görünen mutsuzluk hâlini memleket meselelerine çevirip, koca bir ülkenin derdini kendi kişisel dramım olarak iteleyebilirim mesela. Yalnız o kadarda hayvan değilim. Ülkemizin can sıkıcı sabahlarına uyanan uykulu yüzlerinin böyle bir kazığı hak etmediğine inandığımdan da değil aslında.
Canım istemiyor.

Sinüzite ne iyi geliyordu yaa....